Haklılık Hırsızları
Yaşantımız sanki ateşten gömlek
İçimizden gelir bin defa ölmek
Hakkımız değil mi bizim de gülmek?
Bizi bu fark yaraları öldürür
Müslüm Gürses - Fark Yaraları
Zizek’in verdiği örnekte liberal
baba asıl despot baba olarak niteleniyor. Görünüşte despot-buyurgan baba
çocuğuna “Kalk, babaannene gidiyoruz.” diyor. Liberal olansa “Babaannene gitmek
istemiyor olabilirsin. Ama unutma ki o yaşlı bir kadın ve sen onu ziyaret
etmezsen çok üzülecek, onu mutlu etmek istemez misin?” diye uzun bir söylev
çekiyor. Liberal babanın söyledikleri
despot babanın “Gidilecek!” emrinin netliğiyle karşıtlık içinde şu gizli mesajı
içeriyor: “Hem gidilecek, hem de bu durumdan zevk alınacak!” Asıl despotluk
elbette bu ikincisidir. Liberal gizli [ama açık olandan daha amansız] bir
despottur.
Televizyonda Sağlık Faşizmi
Bakanlığının sigara karşıtı bir “kamu spotu” “dönüyor”. Spotta küçük bir kız
babası hakkında “o kadar pis kokuyordu ki yanına yaklaşamıyordum.” diyor. Millet de bunu izleyip [Allah bilir] evdeki tiryaki babalara yan gözle kötü kötü
bakıyor. Hiç kimse “Ulan, babaya pis denir mi?” demiyor. Spotun final cümlesi
de şöyle: “Hayat senin, karar senin”. Buna göre sigarayı bırakıp bırakmama
özgürlüğümüz var ama bu özgürlüğü sigara içmeye devam etmek yönünde kullanırsak
canımızdan bir parça olan kızımızın, karımızın, konu komşunun bize “pis herif”
demesine de katlanmamız icap ediyor. Bundan ala despotluk olur mu?
Peki bu, bizdenmiş gibi görünmeye
debelenen, despotların kalplerinde ne gizleniyor?
Ahmet Kaya’yla dost olduğu
yalanını söyleyenlerin yüreğinde onun yüreğindeki ateşin közü dahi bulunuyor
mu? Asla! Bunların hiçbiri “Artık sigarayı üç pakete çıkardım günde, olsun
gözüm olsun, ne olacaksa olsun!” demeye yürek yetiremiyor.
Bir filmde bir
adam kaplıca havuzundaki buruşuklara bakıp “Şunlara bak, sonsuza kadar yaşamak
istiyorlar.” diyor tiksinerek. Bu “yeni Müslümanlar” da sonsuza kadar yaşamak
ve sonsuza kadar yaşamak isteyenlerden müteşekkil bir toplum bina etmek
istiyorlar. Toplum mühendisliği yapmakla itham ettikleri soysuzlara ne kadar da
benziyorlar!
İlyas Kuncak gerçekleştirdiği
eylemin aslî planına göre kamyonu kullanacak kişi değil. Eyleme bizatihi
katılmayacak bile, sadece örgütlenmesinde rolü olması planlanıyor. Eylemde
kullanılacak kamyonun şoförü gelmeyince kamyona atlayıp eylemi
gerçekleştiriyor.
Sonsuza kadar yaşamak isteyenler
Kuncak’a baksınlar da tövbe edip arınsınlar! Bunlara Müslüman diyenin ağzında
Müslüman küfürdür!
Mühendislik Latince ve Arapçada
inşa etmek, bina etmek, yaratmak gibi anlamlara sahip kelime köklerinden
geliyor. “Tersine mühendislik” denen disiplin ise adı üzerinde çatılmış, bina
edilmiş olanı parçalarına ayırmayı, onu bir analiz nesnesi olarak edinmeyi
anlatıyor. Tersine mühendislik uygulamada en çok başkasının teknolojisini kopya
etmekle vücut buluyor. AKP’nin tersine mühendisliği Kemal’in binasını analiz
edip onun bileşenlerini parçalılık halinde “dondurmak” girişimine dayanıyor.
AKP Kemal’in binasını tersten kuruyor.
Kemalizm bir sonuçsa AKP onun
nedenlerine dönmeyi anlatıyor. Şimdi Türkiye’de Kemalizmin nedenleri
iktidardadır. Kemalizmin benzeştirerek bütünlemek istediğini AKP “müstakil
bütünlükler” halinde benzeştirmek istiyor.
Kemalizmin 1930’larda formülasyon
bulduğu söylenir; tartışılabilir. Ancak bilinen o ki oluşum halindeki “Türk”
burjuvazisi ile toprak sahiplerinin Hıristiyan sermayesine karşı ve işçileri ve
köylüleri tepeleyerek ittifak etme niyeti en sonunda Kemalizm çıktısını
veriyor. Kemalizm -kimilerine göre Yahudilik eliyle yürütülen- bir rekabetin
çocuğudur.
Rekabet eylemli mülkiyettir.
Mülkiyet ise donmuş rekabet oluyor. Mülkiyetin toplaşması rekabetin sonucu,
çözüşmesi ise nedenidir. Her ikisi de özel mülkiyet rejiminden neşet ediyor.
Aralarında bir fark bulunmuyor.
AKP’nin iktidarı mülkiyetin
hâkimiyetini ifade ediyor.
Eczacı bir arkadaş işe alacağı
kalfa adayına “Bu eczanede geleneksel anlamda hiyerarşi yok” demişti. Bu orada
çalışan herkesin doğrudan o eczacı arkadaşa bağlı olması demek. Bu hiyerarşi
üstü bir hiyerarşinin işareti.
İstanbul’u neden sevdiğini izahen
“İstanbul’da hiyerarşi yok” diyen biri bu “sözde” hiyerarşi yokluğunun
bedelinin İstanbul denen “ilah”a biat etmek olduğunu görmüyor.
İnsanlar kullukta eşit. Ancak
yukarıdaki örnekler bu halleriyle şu İslam hakikatini gizliyorlar: “Üstünlük
takvadadır”.
Demek ki eşitlik “insan hakları
evrensel beyannamesi”nin yutturmaya çalıştığı gibi “bedava” değil.
AKP, rakipleri yenilmiş
Kemalizmdir.
Böyle bir Kemalizmin
“farklılıkların eşit birliği” vaazı kendine duyduğu güvenden kaynaklanıyor.
Zira yeni Kemalistler eşitliğin önkoşulu olacak olan, eylemli eşitlik olan,
eşitliği hak etme mücadelesinin cephaneliği demek olan takvanın bittiğini
düşünüyorlar.
Yanılıyorlar.
Bu “kafirler” farklılık faşizmini
farksızlık faşizmine yeğleyeceğimizi sanıyorlar.
Cahil Erdoğan hayatında bir tek
Müslüm Gürses şarkısı dinlememiş olduğu için ne “Fark Yaraları”nı ne de “Farklı Değilim”i biliyor. Dermanını dertte bulan dervişler misali onun şarkılarında
zulmedene karşı mağrur durma imkânını bulan bizlerin [ve bizatihi Müslüm Babanın
kendisinin] farklılığımızla kabul edilmek gibi bir derdimiz var sanıyor. Kendi
pis ideolojisinin evrenine bizi de katıp haklı görünmek istiyor. Bizim haklılığımızı çalmaya yelteniyor.
Müslüm Baba “ruhsuz dünyanın
ruhudur”.
Bu “yeni Müslümanlar” da, bunların liberal kıç yalayıcıları da, bu ikisine sabah akşam küfredip tüm dertleri onlardan zalimliği devralmak olanlar da, bizim ruhumuzu bedenimizin iti, bedenimizi ruhumuzun rüşvetçisi etmeye niyet ediyorlar.
Bu “yeni Müslümanlar” da, bunların liberal kıç yalayıcıları da, bu ikisine sabah akşam küfredip tüm dertleri onlardan zalimliği devralmak olanlar da, bizim ruhumuzu bedenimizin iti, bedenimizi ruhumuzun rüşvetçisi etmeye niyet ediyorlar.
Arabesk düşmanlığı edenler de,
“arabesk de bir renktir, farklılıklarımızla yaşamayı öğrenelim” diyenler de
“elleri kırılsın” diyenle “elleri kırılacak” diyeni iki ayrı kişi sanıyor.
Beddua edeni ruh, sıktığı yumruğu zalimin beynine indireni beden diye
belliyorlar. Bütün ideolojik faaliyetleri bu ikisini mutlak surette ayırıp
yalıtmaya dayanıyor. Elleri kırılsın diyenin gün gelip o elleri kıracağını
hesap edemiyorlar.
Kemalistlerin arabeske dair
“tevekkül” eleştirisi yine Kemalistlerin İslamcılara yönelik “takiyye”
eleştirisini hatırlatıyor. Bu memleketin sahibi olanlar, politikayı kitlelere
yasak edenler, -yanlış ağızlarında- takiyye eleştirisiyle her zamanki
kibirlerini sergiliyorlar, o kadar. Tevekkül meselesine gelince; o Allah’ı
kendine vekil kılmayı anlatıyor. Allahsızlar, ya da doğrusu kendini -haşa-
Allah sananlar Allah’ın vekaletini küçümserken fukaranın kılıç kuşanmak için
Allah’ın yere inmesini beklediğini düşünüyorlar. Bu zalimler bilmezler ki Allah
göğün olduğu gibi yerin de Allah’ıdır.
“İşte böylece ‘eleştirici’
toplumun tüm sevinçlerinden yoksun bırakılmıştır, ama onun acılarını da bilmez.
O ne dostluğu ne de sevgiyi tanır; ama buna karşılık, karaçalmanın onun
üzerinde hiçbir etkisi yoktur; hiçbir şey onu küçük düşüremez; hiçbir nefret,
hiçbir kıskançlık ona dokunamaz; küskünlük ve üzüntü onun için bilinmeyen
heyecanlardır.”
Marks’ın, Engels’in de katkısıyla,
“Kutsal Aile”de taifesiyle birlikte yerin dibine soktuğu “Eleştirel Eleştirici”
Bruno Bauer böyle söylemiş 170 sene evvel. Kitlelere karşı korkuyla karışık bir
tiksinti besleyen Cumhuriyetçi takımı ve bu tiksintiyi zahirde açık etmeyen ve kendi
varlığını her türlü kitleselliğin üzerinde gören Demokrat zevat da Bauer gibi
acıdan azadeliğini sevinçten ârîliğine borçlu. Bütün sinirleri alınmış ve bir
bitkisel hayata mahkûm yaşıyor bunlar. Hiçbir heyecanları yok. Ne küfretmeyi,
ne ilenmeyi biliyorlar. Sevinmekten İblis Naim Şahin’in anladığı gibi takla
atmayı anlıyorlar. Saadeti zilletten uzak olmak zannediyorlar. Devrimcilerin
serlerinden geçmelerini ancak ve ancak kanser üzerinden anlamlandırabilmeleri
gibi bir “küskün”ün koluna attığı jilet de onlara “metafizik” geliyor. Kendi
aklını devletinkiyle, devletin aklını kendininkiyle bir tutan devletçi olsa
olsa akılsızlık buluyor o jiletin akıttığı kanda. Devletin içeremediğini devlet
adına içermeyi görev bilen sivil toplumcu ise o kan üzerine sıçramasın diye onu
“soyutluyor”, önce “köyden kente göç”e indirgiyor onu, sonra da kendi deyişiyle
“bu oluşan yeni kimliği” kimlikler kataloğuna hapsediyor. Polis bizi tek tek fişlerken o topyekun fişliyor. O küskünle “kan kardeşi” olmak aklının ucundan bile geçmiyor onun.
Bu sonuncular post modern edebiyatın
gelişini kutlarken açıkça 12 Eylül’e şükranlarını sunuyorlar. Söyledikleri “12
Eylül getirdiği yasaklarla sekter sınıfçı edebiyattan kopuşa yol açıp yeni
biçim arayışlarını tetikleyerek farkında olmadan edebiyat dünyasına bir iyilik
yaptı.” biçiminde özetlenebilecek Yıldız Ecevit gibilerinin gizledikleri
hakikat şu: O sekter sınıfçı edebiyatı üretenler zaten sırtlarındaki bu yükten
kurtulmak için bir 12 Eylül umuduyla yanıp tutuşuyorlardı.
12 Eylül’le “güneşi gören” küçük
burjuvazi kendi zihninde arabeski “kent kültüründe melez bir renk” diye rehabilite
edip Kürtleri, eşcinseller ve feministlerle yan
yana getirirken egemen kültürün hiyerarşik yapısına itiraz ettiği yalanını
söylüyor. Gerçekte ise devletin dikey hiyerarşisine karşı şirketlerin yatay
hiyerarşisi örgütleniyor. Antipolitik devlet ile apolitik sivil-toplum elele
vererek hayatın ve mücadelenin kanlı canlı hiyerarşisinden kaçmak isteyenlerin
yuvasını kuruyorlar.
İşçi olmak istemeyenleri,
ana-bacı-yâr olmayı zul addedenleri, Kürt olmaktan usananları, Aleviliği arkaik
hümanizm bilenleri, Müslümanlığı “körlerin fili anladığı gibi” anlatanları,
sosyalistliği “gerçek demokratlık” kılığına sokmaya uğraşanları farklılığın
sıcak kucağına çağırıyorlar. Kendi “soyut tepelerinden” baktıklarında biz
onlara “farksız” görünmeye devam ediyoruz hâlbuki.
Müslüm Baba bir şarkısında
“Karanlık çökünce sokağınıza/ Köşede ben varım; unutamazsın” diyordu. O şarkıda
sevdiğinin yolunda nöbete duran, onun “unutma ihtimaline” isyan eden bir
delikanlı konuşuyordu. Bizim işimiz de devletiyle/küçük-büyük burjuvazisiyle
haklılığımızı bizden çalıp bize geri satmaya çalışanlara, bizi “melez bir
renk” olduğumuza inandırmak isteyenlere karanlık
köşelerdeki "kara" varlığımızı unutturmamak olmalı.
Unutmasınlar. Unutmasınlar ki bir jiletin her iki yanı da keskindir.
M. Ocakçı
Stalinizm*
(Çeviren Garbis Altınoğlu)
Stalinizm üzerine huzurunuzda bir
konuşma yapmam için beni davet etmiş bulunan Sarat Akademisi’ne
minnettarım.
Ancak, Stalin’in büyük bir
hayranı olmam ve “Stalinizm” sözcüğünün, daha sonra kendisine yapılacak siyasal
saldırılara hazırlık çerçevesinde Stalin’in örtülü düşmanları -özellikle Nikita
Kruşçev- tarafından çıkarılmış olması nedeniyle konu seçiminiz beni belli bir
güçlükle karşı karşıya bırakıyor.
Aslında bugün “Stalinizm”,
insanların kabul etmedikleri siyasal düşünceleri ifade etmek için kullandıkları
anlamsız bir aşağılama terimi haline gelmiştir. Muhafazakar basın bazen Tony
Blair’i bile “Stalinist” olarak tanımlamakta ve sağ olmuş olması halinde
Stalin’e, bir iftira davası açmak için sağlam gerekçeler sunmaktadır!
Stalin her zaman kendisini
alçakgönüllü bir biçimde “Lenin’in bir öğrencisi” olarak anmıştı. Ben de onun
örneğini izleyecek ve “Stalinizm” terimini “Marksizm-Leninizm” olarak
yorumlayacağım.
Britanya tarihinde Stalin’e en
yakın kişilik belki de, herkesin okul tarih kitaplarından ve Şekspir’den, küçük
prensleri Kule’de öldürmüş olduğunu “öğrendiği” -“öğrendiği” sözcüğünü tırnak
işareti içine koyuyorum- zalim ve fiziksel bakımdan sakat bir canavar olan
Üçüncü Richard’dır.
Richard’ın herkesçe kabul edilen
bu portresinin, tahtı kendisinden gasbeden ve onu öldüren Tudor hanedanından
ardılları tarafından çizildiğini ciddi tarihçiler ancak son zamanlarda
kavramaya başlamışlardır.
Onlar doğal olarak daha sonra
tarih kayıtlarını, kendilerinin tahtı gasbetmelerini meşrulaştıracak tarzda
yeniden yazmaya giriştiler ve hatta Richard’ın portrelerini onu fiziksel
bakımdan sakat olarak ve hem fiziksel hem de moral açıdan bir canavar olarak
gösterecek biçimde değiştirdiler. Bir başka deyişle, Richard’ın bugün genel
kabul gören portresi tarihsel gerçeğin değil, onun siyasal muhaliflerinin
propagandasının ürünüdür.
Dolayısıyla, şu soruyu sorma
hakkına sahibiz: Sözümona “Kremlinolojistler”in bize sunduğu Stalin portresi
acaba tarihsel gerçekliğin kendisi midir yoksa bayağı bir propaganda mı?
Lenin ve Stalin’in önderliği
altında inşa edilen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği bugün artık yok.
Peki, birçok insanın söylediği gibi, bunun böyle olması, Sovyetler Birliği’nde
sosyalizmin başarısızlığa uğradığı anlamına mı gelmektedir?
Burada sadece bir istatistik
dizisi sunmak istiyorum. Stalin, Ocak 1939’da Sovyetler Birliği Komünist
Partisi’nin 17. Kongresi’ne sunduğu raporda Batılı kaynaklara dayanarak değişik
ülkelerin sınai üretiminin 1913 yılına kıyasla ne kadar büyüdüğüne ilişkin
rakamlar verdi. Bu rakamlar şöyleydi:
Almanya: % -24.6
Britanya: % -14.8
ABD: % +10.2
SSCB: % +291.9
Gerçekten de, Stalin’in önderliği
altında kurulan merkezi planlı ekonomi koşullarında Rusya’nın birkaç on yıl
içinde, geri bir tarım ülkesinden, 1941-45 döneminde Batı Avrupa’nın tümünün
kaynaklarından yararlanabilen Almanya’nın saldırısını yenilgiye uğratabilecek
güçte ileri bir sanayi ülkesi haline gelmesini sağlayan bir dönüşüm geçirdiği
tartışma götürmez bir olgudur.
Stalin’den bir “diktatör” diye
söz edilmesi çok yaygındır.
Katı bir Sovyet karşıtı olan
Eugene Lyons adlı bir Amerikan yazarı bir kezinde Stalin’e doğrudan şu soruyu
yöneltmişti: “Siz bir diktatör müsünüz?” Lyons sözlerini şöyle sürdürüyor:
"Stalin, sorunun budalaca
olduğunu ima edercesine gülümsedi."
"O yavaşça ‘Hayır’, dedi. ‘Ben
diktatör falan değilim. Bu sözcüğü kullananlar Sovyet hükümet sistemini ve
Komünist Partisinin metodlarını anlamıyorlar. Hiç bir birey ya da birey grubu
görüşlerini dikte edemez. Kararları Parti alır."
Britanyalı Fabyan iktisatçıları
Sidney ve Beatrice Webb, Sovyet Komünizmi: Yeni Bir Uygarlık mı? adlı kapsamlı
kitaplarında Stalin’in bir diktatör olduğu düşüncesini kesin bir biçimde
reddetmişlerdir. Onlar şöyle diyorlardı:
"Stalin… Amerikan Anayasasının
dört yıl boyuna birbiri ardısıra gelen başkanlara tanıdığı kadar geniş bir
yetkilere sahip değildir…
SSCB’ndeki Komünist Partisi
kendi örgütsel yönelimini saptamıştır.
Bu sistemde bireysel
diktatörlüğe yer yoktur. Kişisel kararlara güven duyulmaz ve büyük bir
ihtiyatla yaklaşılır."
Lenin ve Stalin döneminde Sovyet
rejiminin resmi tanımının “proleter diktatörlüğü” olduğu doğrudur. Ancak bu,
kişisel diktatörlük anlamına gelmemektedir. Bu sadece, iktidarın emekçi halkın
elinde bulunduğu, siyasal iktidarı emekçi halkın elinden almayı amaçlayan
siyasal faaliyetin yasadışı olduğu anlamına gelmektedir.
Tabii bu sonuncusu (bu tür
siyasal faaliyetin yasadışı sayılması- G.A.), Londra ve Washington’daki resmi
çevreler tarafından “anti-demokratik” olarak nitelenmekte ve “insan haklarının
ağır bir biçimde çiğnenmesi” olarak algılanmaktadır.
Fakat, “demokrasi” sözcüğü
“sıradan halkın yönetimi” anlamına gelir ve bu anlamda Stalin dönemi Sovyetler
Birliği, herhangi bir Batılı ülkeden binlerce kez daha demokratikti.
“İnsan hakları”na gelince, 1966
tarihli BM İnsan Hakları Konvansiyonu, devletlerin yurttaşlarına “çalışma
hakkı”nı güvence altına almaları gerektiğini buyurmaktadır.
Ancak, bu hakkın yaşama
geçirilebilmesi, işsizliğin (Stalin dönemi Sovyetler Birliği’nde olmuş olduğu
gibi) kaldırılabilmesi, sadece sosyalist bir ülkede olanaklıdır. Kapitalist bir
toplum, yükseliş dönemlerinde hemen devreye sokulabilecek işgücünü
sağlayabilmek için Marks’ın “yedek işçi ordusu” dediği şeye gereksinim duyuyor.
Dolayısıyla, sosyalist bir
ülkenin, kapitalizmin restorasyonunu amaçlayan siyasal faaliyeti yasaklaması,
BM İnsan Hakları Konvansiyonu’yla tamamen bağdaşır.
İşin aslına bakılırsa, insan
haklarına ilişkin gevezelik çoğu zaman sosyalizmi hedef alan bir propagandadan
başka bir şey değildir. Yatırım özgürlüğüne izin verdiği sürece, Lombard Street
ya da Wall Street açısından, turizm sektörü için sokakları temiz tutmak amacıyla
her gece evsiz çocukları öldüren ölüm mangalarını sokağa salan çürümüş bir Orta
Amerika “muz cumhuriyeti” bir “özgür ülke” sayılmaktadır.
Sovyet hainleri 1956’da
sosyalizme karşı saldırılarını, Komünist Partisinin Şubat 1956’da toplanan 20.
Kongresi’nde Stalin’e, kendi çevresinde bir “kişiye tapınma” örgütleme
suçlamasını getirmek suretiyle başlattılar.
Stalin döneminde, Sovyetler
Birliği’nde Stalin’in kişiliğine tapınma olduğu doğrudur. Fakat bu kişiye
tapınma, Stalin tarafından değil, onun isteklerine rağmen örgütlenmişti.
Aslında Stalin bu tapınmaya karşı çıkmış ve onunla alay etmişti.
Örneğin, Şubat 1938’de birisi
çıkıp da Stalin’in Çocukluğuna İlişkin Öyküler başlıklı bir kitap yayımlamak
istediğinde, Stalin tipik bir tarzda şunları yazacaktı:
"Ben, Stalin’in Çocukluğuna
İlişkin Öyküler’in yayımlanmasına kesinlikle karşıyım."
"Bu kitap bir yığın
belirsizliklerle, abartmalarla ve hak edilmemiş övgülerle dolu…"
"Ama…. asıl önemlisi onun, Sovyet
çocuklarının (ve genelde halkının) zihinlerine liderlere tapınma ve yanılmaz
kahramanlar eğilimini kazıması eğiliminde yatıyor. Bu, tehlikeli ve zararlıdır…
Ben bu kitabın yakılmasını öneriyorum."
Stalin’in çevresinde gerçekten de
bir “kişiye tapınma” oluşturulmuştu. Mart 1939’da Parti’nin 18. Kongresinde
önde gelen bir komünist şöyle haykırmıştı:
" Ukrayna halkı yürekleri ve
ruhlarıyla şunu duyururlar: ‘Yaşasın gözbebeğimiz Stalin!’ "
" ‘Yaşasın insanlığın yüce
dehası… gözbebeğimiz Stalin yoldaş!’ "
Bu konuşmacı Nikita Kruşçev’di!
“Stalinizm” terimini uyduran ve
Stalin’i Almanca’daki Lider anlamına gelen “Führer” sözcüğünün Rusça karşılığı
olan “Vozhd” sözcüğüyle anmaya başlayan da Kruşçev’di.
Bir başka deyişle, Stalin’in
çevresinde oluşturulan “kişiye tapınma” Stalin ve onu içtenlikle destekleyenler
tarafından inşa edilmemişti; bu, daha sonra O’nu megalomanyak bir diktatör
olarak nitelendirecek olan siyasal düşmanlarının saldırısının önsözünden başka
bir şey değildi.
Stalin, bu sözde “sadakat” ve
“yurtseverlik” belirtilerini engelleme olanağına sahip olmamakla birlikte hiç
de aptal değildi ve 1937’de Alman yazar Lion Feuchtwanger’e söylediği gibi bu
kişilerin amaçlarının kendisini daha ileriki bir tarihte “kötülemek” olduğunun
farkındaydı.
Stalin’in çevresinde bu yolla
oluşturulan kişiye tapınma O’nun isteklerine aykırıydı; bu tapınmanın sürmesi
olgusu Stalin’in, yaşamının son bir kaç yılında -diktatoryal bir iktidara sahip
olmak bir yana- Sovyet liderliği içinde azınlıkta olduğunu gösterir.
Bu durum;
1927’den sonra Stalin’in Komünist
Enternasyonal’da aktif bir rol oynamaması,
henüz yayımlanması tamamlanmamış
olmasına rağmen Stalin’in yapıtlarının ölümünden dört yıl önce, yani 1949’da
durdurulması,
yerleşik uygulamaya aykırı bir
biçimde -Partinin Genel Sekreteri konumunda bulunmasına ve sağlığının iyi
olmasına rağmen- Stalin’in 1952’deki 19. Parti Kongresine sunulan raporu
okumaması gibi bir dizi tuhaf olguyu da açıklamaktadır.
İzninizle, sözümona “sosyalizmin
başarısızlığı” konusuna dönmek istiyorum.
Britanya, Fransa, Polonya ve
Japonya’nın silahlı kuvvetleri, sosyalizmin inşasına engel olmak için 1918’de
yeni devlete saldırdılar. Ancak, başlangıçta yeni Sovyet devletinin örgütlü bir
ordusu ya da deneyimli askeri yöneticileri olmamasına rağmen beş yıllık
Müdahale Savaşı Sovyetlerin zaferiyle sonuçlandı.
Sosyalizmin düşmanları bu
yenilgilerinden önemli bir ders çıkardılar; onlar sosyalizmin cepheden
yapılacak doğrudan bir saldırıyla yıkılmasının son derece zayıf bir olasılık
olduğu, onun ancak içerden, Komünist Partisi içinde önemli mevkilere gelmek
için sıkı bir biçimde çalışan ve daha sonra sosyalizmi “modernleştirme” adına
nüfuzlarını Partiyi, sosyalizmi zayıf düşürecek ve yavaş yavaş emekçi halkın
desteğini yitirecek bir siyasal çizgiye çekmek için kullanan sosyalist kılıklı
ajanları aracılığıyla yıkılabileceği sonucuna vardılar.
Bu Marksistlerin revizyonizm
olarak adlandırdığı bir programdır; çünkü revizyonizm, bir yandan Marksizmi büyük
ölçüde zararlı bir doğrultuda değiştirirken onu modernleştirmekten başka bir
şey yapmadığını ileri sürer.
Stalin’in 1953’de ölümünden kısa
bir süre sonra Kruşçev Sovyet Komünist Partisi’nin başına geçti. Ama o,
Stalin’e açıkça saldıracak güveni kendinde ancak 1956’da, yani üç yıl sonra
bulabildi ve o bu saldırıyı da Sovyetler Birliği’nde onyıllar boyunca asla
yayımlanamayan gizli bir konuşma biçiminde gerçekleştirdi.
Stalin’e yönelik saldırı,
Stalin’in ortaya koyduğu sosyalizmi inşa programına saldırının ve bu programın
değiştirilmesinin zorunlu bir önsözüydü.
Stalin’e karşı sık sık yöneltilen
suçlamalardan biri, O’nun Parti Genel Sekreterliği döneminde çok sayıda suçsuz
insanın hatalı bir biçimde karşı-devrimci suçlar işledikleri gerekçesiyle hapse
atılmış olmalarıdır. Diğer suçlamaların çoğundan farklı olarak, bu suçlama
doğrudur. 1934-1938 yılları arasında -güvenlik polisini yöneten- İçişleri Halk
Komiserliği makamında sırayla Genrikh Yagoda ve Nikolai Yezhov bulunuyordu.
1938’de yapılan kamuya açık duruşmada Yagoda, kompocu kafadarlarının
tutuklanmalarını önlemek, sadık komünistleri hatalı suçlamalarla tutuklamak
suretiyle komploya destek vermek için kendi yetkilerini nasıl kullandığını
mahkemeye anlattı.
Bazı şeylerin son derece yanlış
bir tarzda yürütüldüğünden kuşkulanan ve başında Aleksandr Poskrebişev’in
bulunduğu kişisel sekretaryasının güvenlik polisi örgütünde neler olup
bittiğini soruşturmasını sağlayan Stalin’in kendisiydi.
Bu soruşturmaların sonucunda
Yagoda ile Yezhov görevlerinden alınıp tutuklandılar; bütün siyasal suçlamalar
yeniden soruşturuldu ve binlerce adli hata düzeltildi.
Stalin’i kitlesel kıyım yapmakla
suçlayan kitaplıklar dolusu kitabın yayımlanmasının baş nedeni işte bu sorundu.
Robert Conquest’ın The Great
Terror (Büyük Terör) gibi kitaplarının her yeni basısında Stalin’in tahmini
“kurbanları”nın sayısına milyonlar eklenerek gülünç rakamlara ulaşıldı.
Karşı-devrimin tamamlanmasından sonra Boris Yeltsin Sovyet mahpuslarına ilişkin
resmi rakamları yayımladığında ve bunların sayısının ABD’ndeki mahpusların
sayısından daha az olduğu ortaya çıktığında dünya medyası tuhaf bir sessizliğe
büründü.
Sosyalizmi fiilen yıkma
onursuzluğu ise, 1964’te Kruşçev’in yerine Parti Genel Sekreterliği makamına
geçen Brejnev’e düştü. “Merkezsizleştirme” görüntüsü altında gerçekleştirilen
Brejnev’in “ekonomik reformları” uyarınca, sosyalizmin temellerinden biri olan
merkezi planlamanın yerine kapitalizmin temellerinden biri olan üretimin kar
motifi aracılığıyla düzenlenmesini geçirme doğrultusunda bir dizi adım atıldı.
O andan itibaren her şey başaşağı
gitmeye başladı.
1991’de hemen hemen herhangi bir
muhalefet olmaksızın Sovyetler Birliği’yle birlikte feshedilen, sosyalizm
değil, kapitalizmin özellikle kokuşmuş, demokratik-olmayan ve faşizme yakın bir
biçimiydi.
Bir zamanlar birleşik bir devlet
olan Sovyetler Birliği bugün, Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov gibi sahte
komünistler sayesinde, iflas etmiş olmalarına rağmen birbirleriyle çoğu zaman
savaş halinde bulunan rakip prensliklere bölünmüştür.
Ama bazıları, eski Sovyetler
Birliği halklarının artık “özgür” olduğunu söylüyorlar. Onlar,
işsiz kalma; eğer iş bulacak
kadar talihliyseler, işverenlerinin bankaları iflas ettiği için aylarca
ücretsiz yaşama özgürlüğüne,
mafya milyonerleri iseler Rolls-Royce
marka araba alma özgürlüğüne,
kirlenmiş su içmekte özgürlüğüne,
herhangi bir köşe başında bir kaç
peni karşılığı para için soyulma özgürlüğüne sahipler.
Bugün Rus haber filmlerinde
göstericilerin Stalin portreleri taşımaları kimseyi şaşırtmamalı! Göstericiler
için Stalin resimleri, geçici olarak yoksun bırakıldıkları sosyalizmi
simgemektedir.
Eğer insanlar -bazen yaptıkları
gibi- beni “Stalinist” olarak nitelerlerse, ben, hak etmemiş olmakla birlikte
bunu bir kompliman sayarım.
Başta yeni-sömürge ülkeler olmak
üzere tüm dünyada her yıl on milyonlarca erkek, kadın ve çocuğun yaşadığı
yoksulluğun nedeni olan kapitalist ve emperyalist sistemi yıkmak için bütün
yaşamı boyunca, savaşım vermiş büyük bir ilerici kişilik olan Stalin’in anısı
önünde saygıyla eğiliyorum.
Dünyanın en büyük davası olan
insanlığın kurtuluşu için bütün yaşamı boyunca savaşım vermiş olan Stalin’in
anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Bill Bland, 30 Nisan 1999
6. Filo Günlerine Dönüş
Zalimlere, emperyalistlere tavır
alması gereken; bölgesel ve küresel siyasetleri çözümleyecek kavrayış ve
vicdana sahip olması gereken İslamcı çevreler bugün tarihlerine büyük bir kara
lekenin daha çalınmasına izin veriyorlar.
İnsanlığa, yeryüzüne adil bir dünyanın, kurtuluşun kapılarını göstermesi gereken İslamcılık, pratiğindeki affedilmez hataların hem kurbanı oluyor hem de ilişkili olduğu söylemi fiili anlamda umut olmaktan çıkarıyor, zan altında bırakıyor.
Ahmet Örs
İnsanlığa, yeryüzüne adil bir dünyanın, kurtuluşun kapılarını göstermesi gereken İslamcılık, pratiğindeki affedilmez hataların hem kurbanı oluyor hem de ilişkili olduğu söylemi fiili anlamda umut olmaktan çıkarıyor, zan altında bırakıyor.
Anadolu’nun NATO güçleri
tarafından baştanbaşa işgal edildiği bir dönemde cılız tepkiler dışında İslami
camiadan ses çıkmaması kahredici bir durum değil midir?
Malatya’daki NATO radarından
sonra İzmir’deki kara karargâhı ile derinleşen, en nihayetinde patriotlarla
zirveye çıkan işgal süreci karşısındaki sessizlik İslamcı çevrelerin
kendilerini tümüyle iptal etme süreci olarak tarihi bir kayıt olacaktır.
1400 yılık iktidar geleneğine
verilen Kemalist arada bağımsız tevhidi kimliğe dönüş çabaları yetersiz kalmış
olmalı ki, İslamilik iddiası kendinden menkul bir iktidarla birlikte hemencecik
devletleşen yeni İslamcılık hızla 6. Filo günlerine dönüyor.
Libya’ya dönük müdahalede insani
yardım hususunda NATO’nun araçsallaştırılabileceğini salık veren İslamcı
kalemler maalesef bugün hızlarını alamayıp “Üç-beş patriottan ne çıkar?”
noktasına gelebilmişlerdir.
Birkaç şehirde ABD ve NATO
varlığına, üslerine ve patriotlara karşı Müslümanlar eylemler yaptılar,
seslerini yükselttiler ancak ana gövde iktidarla kurduğu yakın düşünsel ve
siyasal münasebet nedeniyle bu tavırdan uzak durmayı tercih etti.
Emperyalist işgale iktidar
tutkusuyla ses çıkarmamak 6. Filo günlerine dönüşten başka bir şey değildir.
Bazı sol grupların patriot çıkarmasına karşı gerçekleştirdiği eylemlilikler
böyle can acıtan bir benzetmeyi maalesef bize dayatıyor.
Abdülhamit İslamcılığının
pragmatizmine kurban verilen İslami söylemin devletleşmenin büyüsüne erkenden
kapılması bundan böyle işimizi daha da zorlaştıracaktır.
Ümmetin, Ortadoğu halklarının
geleceğini kuşatan operasyonlara “Büyük Türkiye” hayaline kapılarak göz yummak
onlarca yılın birikimini iktidara havale edip kendini, emeğini inkâr etmekten
başka bir anlama gelmiyor.
Mevcut tablonun gösterdikleri
karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyor. Sütçü İmam figürü artık, mitolojik
anlatıdan öte bir anlam taşımıyor.
Yerden yere vurulan M. Şevket
Eygi’lerin yerine geçildiğinden kimsenin haberi yok!
6. Filo, bu derin sessizlikte
hayat sularımızı yararak coğrafyamızın içine doğru ilerliyor.
Kendi geleceğimizi düşmana teslim
ediyor, evi boşaltıyoruz.
Çakıl Taşı
Suriye üzerinden kahramanlık
pozlarına bürünen ve zahiren her tarafından cephe, cihad ve mücadele dökülen
birilerine baktığınızda, sanki onların zulme, tağuta ve siyoniste karşı savaşın
yılmaz erleri olduğunu sanırsınız.
Dillerinde, yazılarında cihaddan, silahtan ve mücahidden o kadar çok kelimeye rastlarsınız ki, bunların cephelerden hiç ayrılmadıklarını ve siperlerden hiç çıkmadıklarını, daha doğrusu cephelerde doğup cephelerde büyüdüklerini düşünürsünüz.
Tüm ömürleri tağut, müstekbir ve siyoniste karşı mücadele ile geçen, İslam’ın ve Müslümanların savunulması için bedenlerini düşmanların süngülerine siper edinen yiğitlere saldırıp onların hürmet ve saygınlıklarına pervasızca ve alçakça dil uzatanlar, her nedense bulundukları ülkelerde zalimlerden bir jop bile yemeyenler değiller mi?
Başka bölgelerdeki çatışmalara liderlik etmekte ileri düşenler, kendi beldelerindeki savaşlardan kaçanlar değiller mi?
İslam yolunda başkalarına mücahid olmayı öğretenler, kendi bölgelerindeki tağutun karşısında köşeyi dönüp sıvışanlar değiller mi?
Başkalarına “bir çakıl taşı attıları mı?” diye soranlara biz soralım; siz ömrünüz boyunca nerede, kime bir çakıl taşı attınız? Hangi zalimin, hangi tağut ve diktatörün, hangi emperyalist ve siyonistin karşısında silah tuttunuz? Silah tutmak bir kenara, elinize bir taş aldınız mı?
Peki sizler, Müslümanlar inançları uğruna işkence tezgahlarında canhıraş içinde feryad ederken, bu tağut işkencecilerin üzerine yüreklice yürüyenlerden miydiniz, yoksa size erişmesinler diye ta uzaklara gidenlerden miydiniz?
Acaba sizler kanayan bir parmağınızı, kırılan bir tırnağınızı gösterebilir misiniz?
Halbuki sizler tarihin seyrini değiştiren inkılab erlerine de, siyonist düşmanı tarihin en büyük yenilgilerine uğratan, işgal altındaki İslam topraklarının, hususen Kudüs ve Aksa’nın özgürlüğü uğruna adanmış direniş yiğitlerine de dil uzatmakta, çamur atmakta ne kadar da mahirsiniz?
Rabbimiz razı olduğu müminleri vasf ederken, “müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise şiddetli ve zorlu” olarak tarif eder.
Hadi herkes göstersin kendini, göstersin yapıp ettiğini; bakalım kim ne kadar kafirlere karşı şiddetli ve zorlu! Kimin elleri kafirlerin başını eziyor; kimin elleri tağutların bellerini kırıyor? Kimin elleri onların dünyasını karartıyor?
Sizin elleriniz nerede, kafirlere uzanmak nerede?
Fasid ellerinizin nereye, kimlere uzandığını gördükten sonra, bir de kalkıp cihadın, mücahidin yanında durduğunuzu iddia etmeniz, sadece gülünç bir mizansenden başka bir şey değildir.
İyi güzel oynuyorsunuz, devam edin.
Birtakım yüzlerin kararıp başların öne eğileceği o güne kadar oynamaya devam edin…
Dillerinde, yazılarında cihaddan, silahtan ve mücahidden o kadar çok kelimeye rastlarsınız ki, bunların cephelerden hiç ayrılmadıklarını ve siperlerden hiç çıkmadıklarını, daha doğrusu cephelerde doğup cephelerde büyüdüklerini düşünürsünüz.
Tüm ömürleri tağut, müstekbir ve siyoniste karşı mücadele ile geçen, İslam’ın ve Müslümanların savunulması için bedenlerini düşmanların süngülerine siper edinen yiğitlere saldırıp onların hürmet ve saygınlıklarına pervasızca ve alçakça dil uzatanlar, her nedense bulundukları ülkelerde zalimlerden bir jop bile yemeyenler değiller mi?
Başka bölgelerdeki çatışmalara liderlik etmekte ileri düşenler, kendi beldelerindeki savaşlardan kaçanlar değiller mi?
İslam yolunda başkalarına mücahid olmayı öğretenler, kendi bölgelerindeki tağutun karşısında köşeyi dönüp sıvışanlar değiller mi?
Başkalarına “bir çakıl taşı attıları mı?” diye soranlara biz soralım; siz ömrünüz boyunca nerede, kime bir çakıl taşı attınız? Hangi zalimin, hangi tağut ve diktatörün, hangi emperyalist ve siyonistin karşısında silah tuttunuz? Silah tutmak bir kenara, elinize bir taş aldınız mı?
Peki sizler, Müslümanlar inançları uğruna işkence tezgahlarında canhıraş içinde feryad ederken, bu tağut işkencecilerin üzerine yüreklice yürüyenlerden miydiniz, yoksa size erişmesinler diye ta uzaklara gidenlerden miydiniz?
Acaba sizler kanayan bir parmağınızı, kırılan bir tırnağınızı gösterebilir misiniz?
Halbuki sizler tarihin seyrini değiştiren inkılab erlerine de, siyonist düşmanı tarihin en büyük yenilgilerine uğratan, işgal altındaki İslam topraklarının, hususen Kudüs ve Aksa’nın özgürlüğü uğruna adanmış direniş yiğitlerine de dil uzatmakta, çamur atmakta ne kadar da mahirsiniz?
Rabbimiz razı olduğu müminleri vasf ederken, “müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise şiddetli ve zorlu” olarak tarif eder.
Hadi herkes göstersin kendini, göstersin yapıp ettiğini; bakalım kim ne kadar kafirlere karşı şiddetli ve zorlu! Kimin elleri kafirlerin başını eziyor; kimin elleri tağutların bellerini kırıyor? Kimin elleri onların dünyasını karartıyor?
Sizin elleriniz nerede, kafirlere uzanmak nerede?
Fasid ellerinizin nereye, kimlere uzandığını gördükten sonra, bir de kalkıp cihadın, mücahidin yanında durduğunuzu iddia etmeniz, sadece gülünç bir mizansenden başka bir şey değildir.
İyi güzel oynuyorsunuz, devam edin.
Birtakım yüzlerin kararıp başların öne eğileceği o güne kadar oynamaya devam edin…
Nureddin Şirin
Endonezya'da Bir Müslüman Komünist
2008’de Endonezya’da bir başsavcı
Nur Hikme tarafından yazılmış “H.M. Misbah: Kızıl Hacı’nın Hikayesi” adlı bir
kitabı yasakladı. Bununla da kalmayan başsavcı Endonezya’daki birçok kitabevini
kitabın satılmamasını garantilemek için sürekli taciz etti. Bazı yayın
organlarında da belirtildiği gibi kitabın yasaklanmasının iki ana nedeni vardı.
Öncelikle kitap güya devletin 1966’da yasak ettiği komünist ideolojinin
öğretilerini içeriyordu. İkinci neden ise kitabın kapağında EKP (Endonezya
Komünist Partisi)’nin sembolü olan orak-çekiç’in bulunmasıydı.
Bu yasak Endonezya’da unutulmaya
yüz tutmuş bir tarihsel kişiliğin, Hacı Misbah’ın, yeniden halkın gündemine
girmesine vesile oldu. Birçok tarihçi basına Hacı Misbah’ın tarihteki rolüne
dair demeçler verdi. Ne yazık ki Misbah hakkında çok fazla bilgi mevcut
değildi. Nur Hikme’nin kitabı bile bu konuda oldukça zayıftı.
O dönem Tempo dergisi Hacı
Misbah’ı kapağına taşımıştı. Ancak Endonezya’da İslam’ı ve komünizmi
sentezleyen Misbah’a dair içerik cılızdı. Tempo Joseph Sneevliet, Mas Marco ve
Misbah’ı kıyaslayan bir makale yayınlamakla yetinmişti. Bu yazı bu gedikten
yola çıkarak Endonezya’da 20. yüzyılın ilk yıllarını Hacı Misbah’ın yahut nam-ı
diğer Kızıl Hacı’nın hayat hikayesi üzerinden izah etmeyi hedefliyor.
Hacı Misbah’ın önemi basit ama
güçlü bir nedenden ileri geliyor: Misbah komünizm ile İslam arasında bir ilişki
bina etmeyi deneyen ilk kişi oluyor. Enonezya tarihinde birbiri ile ihtilaf
halinde olan üç ideolojiyi; din, milliyetçilik ve komünizmi, uzlaştırma
çabasını ilk olarak sergileyen kişi Sukarno olarak biliniyor. Gerçekte Misbah
Sukarno’yu önceliyor.
Federspiel (2006) Misbah’tan 20.
yüzyılın önde gelen Müslüman entelektüellerinden biri olarak sözediyor. Misbah Müslümanlar
için sosyalizmin öğütlediklerinin hayati olduğunu düşünüyor ve sömürgeci gücün
karşısına doğrudan çıkan komünistlerin safında yer alıyor. Misbah komünistlerin
savunduğu toplumsal adalet ve eşitlikçilik gibi kavramların İslam öğretilerinin
de merkezinde olduğuna inanıyor. Daha güncel bir ışık altında konuya eğilen
Assyaukanie (2009) Misbah’ın bakış açısını şu biçimde belirliyor: Allah
Müslümanların birbirlerine karşı müşfik olmalarını emrediyor; dinlerinin
zorunluluklarından olarak Müslümanların toplumdaki mustazaflarla omuz birliği
içinde olmaları gerekiyor.
Tarihsel öneminin yanında
Misbah’ı çevreleyen bir ihtilaf halkası da bulunuyor. Ünlü bir tarihçi; Anhar
Gonggong Misbah’ı döneminin İslami hareketine sızmış bir komünist olmakla itham
ediyor. Gonggong’a göre Misbah İslam’ı komünizm propagandası yapmak üzere
istismar ediyor.
Hakkındaki münakaşalar şu gerçeği
gölgelemiyor: Misbah hayatını davasına adayan biri. Sömürgeci kapitalist düzene
ve Surakarta’da halka zulmeden Pakubuwono X’e isyan ediyor. Köylüleri
ayaklanmaya çağırıyor. Sürgünde öldükten sonra davası yoldaşı Tjipto tarfından
sürdürülüyor.
Hayatı
Günümüzün siyasal islamcıları
arasında adından neredeyse hiç sözedilmeyen Misbah onlara komünizmi seçmiş biri
olarak görünüyor. En yakın yoldaşı Tjipto Mangoenkoesoemo Hollandaca konuşan,
okuyan ve yazan ve hatta dostları arasında Hollandalılar bulunan ünlü bir
Pergerakan (ulusal bağımsızlık hareketi) üyesi, batılı bir eğitimden geçmiş
elit bir entelektüelken Misbah ulusal hareket içinde bilinmeyen, islami eğitim
almış, Hollandaca değil, Arapça bilen ve bir tane bile Hollandalı dostu olmayan
bir mübelliğ (tebliğci) idi. Düşüncelerini kendi çıkardığı gazateler olan İslam
Bergerak ve Medan Muslimin’de dillendiriyordu.
Misbah 1876’da Kauman,
Surakarta’da dünyaya geldi. Ona Ahmet ismi verilmişti ancak evlendikten sonra
ismini Darmoprono olarak değiştirdi. Hac ibadetini yerine getirmesinin ardından
bir kez daha ismini değiştirecek ve ondan sonra Hacı Muhammed Misbah olarak
anılacaktı. Sonraki yıllarda Surakarta’da, 1910’ların ortalarında, bir grup
genç islamcının (kaum muda) liderlerinden biri oldu. Zengin bir batik tüccarı
ailenin evladı olan Misbah babasının bir din görevlisi olması sebebiyle
Kasunanan’ın dindar bir muhitinde yetişti. Din eğitimi almak üzere bir islami
okula yazıldı. Bu okulun yanısıra yerel halkın gittiği “Ongko Loro” olarak
adlandırılan okullardan birine de devam etti.
Misbah babasının yolundan giderek
Kauman’da batik tüccarlığına başladı. İşleri yolunda gidiyor ve yeni yeni
dükkanlar açıyordu. Bununla beraber Misbah halkçı ve eşitlikçi biri olarak
biliniyor ve herkesin imrendiği ateşli bir hitabet yeteneğine sahip
bulunuyordu. Bu özellikleri halkın övgüsüne mazhar oluyordu. Bir hacı ve dini
bir lider olmasına karşın dış görünüşüyle sıradan bir Javalıdan asla ayırt edilemiyordu.
1914 yılında Marco Kartodikromo
ile birlikte IJB (Endonezya Gazeteciler Birliği)’ne girerek siyasi alana çıkmış
oldu. 1915’te Medan Muslimin adında bir gazete çıkarmaya başladı. İslam
Bergerak gazetesi ise 1917’de yayınlanmaya başladı. Her ikisi de Surakarta’nın
çok okunan gazetelerinden oldular.
Misbah insanları muhtelif
şekillerde örgütlüyordu. Kah bir greve kah sömürgecilik ve kapitalizm üzerine
görüşlerini serdetmenin bir yolu olarak kullandığı bir mitinge öncülük
ediyordu. Kapitalizmin destekçilerine, bunlar Müslüman örgütlerden olsalar da,
saldırıyordu. Surakarta’nın tiranı Pakubuwono X de Hollandalı kapitalistlere
verdiği destekten ötürü bu saldırılardan nasibini alıyordu.
1919’un 7 Mayıs’ında tutuklanıp
ardından 22 Ekim’de serbest bırakılması yerlilerin örgütü Sarekat İslam’ın bir
zaferi olarak algılandı. Mayıs 1919’da Misbah ve Sarekat’ın başka bazı
liderleri çiftçilerin grevine öncülük etmek suçuyla tutuklanmışlardı.
Misbah “ne cezalandırılmaktan ne
sürülmekten ne de asılmaktan korkmayın” diyordu kitlelere. Muhammed’in İslam’ı
tebliğ ederken katlandığı zorluklardan örnekler veriyordu. Sürgündeyken,
hayranlık duyduğu Karl Marks’ın fukaranın destekçisi olmak ve kapitalizmi telin
etmek için verilecek mücadelede ne kadar önemli olduğundan da sözettiği bir
makale yazdı. Makale temel olarak İslam ve komünizm hakkındaydı ve dinin
kapitalizm tarafından yozlaştırıldığını, kapitalizme tarihsel materyalizm ile
karşı çıkılması gerektiğini belirtiyordu.
Misbah ezilenlerin yanında saf
tutmayan islami kurumlardan hoşnut değildi. Ancak kapitalizmle giriştiği
mücadele onun İslamın öğretilerini yüksekte tutmasına mani olmuyordu. Ona göre
kapitalizm ve destekçileriyle mücadele Şeytan’la mücadeleydi. CSI (Merkezi
İslam Birliği) bölündüğünde kızıl SI (Sarekat Islam-İslam Birliği)’ne girdi.
Sonra Surakarta’da Endonezya Komünistler Birliği’ni (PKI) kuracaktı.
Mayıs 1920’de Misbah tekrar
tutuklandı ve Pekalongan’da iki yıl tutsak olarak kaldı. 22 Ağustos 1922’de
Kauman’daki evine dönebildi. Mart 1923’te Kızıl SI’da bir komünist propagandist
olarak boy gösterdi. Komünizm ile İslamın uyumu hakkında konuşmalar yapmaya
başladı. Aynı hedefe yönelmiş olan İslam ve komünizmin bu yolda el ele
verebileceklerini söylüyordu.
1924’de tekrar tutuklanan Misbah
Surakarta’daki terör eylemlerinin beyni olmakla suçlanarak sömürge hükümeti
tarafından aceleyle Manokvari’ye sürüldü. Sürgünde makalelerini yazmaya ve
onları yayınlamaları üzere yoldaşlarına yollamaya devam etti. Manokwari’de, sürgünde
öldü.
Bağlam ve Önem
20. yüzyılın başlarında Surakarta
saray ile sömürge hükümetinin çatışmalarına sahne oluyordu. Bu iki güç
bölgedeki siyasi düzenin ve toplumsal yapının inşasında temel belirleyicilerdi.
O dönemde batik sanayi bölgenin belirgin bir iktisadi gücü olarak ortaya çıkmaya
başlamıştı, yüzyılın ilk on yıllarında sözkonusu sanayi büyümesini sürdürecek
ve ulusal pazarda baskın bir konuma erişecekti.
Bu dönem aynı zamanda
Surakarta’nın gelişmesinde yeni bir aşamayı da içeriyordu. Hollandalıların “modern
dönem” olarak adlandırdıkları evre eğitimin de geliştiği yıllardı. Bu eğitim
modernizme götüren yolun temel gereklerinden sayılıyordu. Surakarta’da birçok
kişinin temel eğitim almasını sağlayan yeni okullar açılmıştı.
Yeni nesil eğitimli kişiler geleneksel
köklere sahip olmakla beraber toplumsal bir devingenlik içindeydiler. Bu
devingenlik sonraki zamanlarda bir öncü örgüt olan Sarekat Islam’ın kurulmasını
getirecekti. Örgütün temelini batik girişimcileri oluşturuyordu ve örgüt başlarda,
batik atölyelerinin bahçesine kurumaları için bırakılan batik kumaşlarını
çalmayı adet edinerek tüccarların iş gördüğü alanı güvenli olmayan bir hale
getiren “haydutlar”a karşı korunmak üzere işbirliği yapmak amacını güdüyordu.
Örgütün kurucu liderleri kendileri de Hollanda idaresinin “ürün”leri
sayılabilecek Tjokroaminoto, H. Samanhudi ve Mas Marco Kartodikromo’ydu.
Sarekat Surakarta’da ve başka
şehirlerde giderek hükümete yönelik bir tehdit unsuru olmaya başlamıştı. Gazete
makaleleri, protesto gösterileri yoluyla SI ve destekçileri eşit haklar için
mücadele ediyorlardı. Takashi Shiraishi (1990)’nin belirttiğine göre SI aynı
zamanda Çinli ticaret örgütleriyle de rekabet halindeydi.
Sözkonusu yıllar hızlı bir
toplumsal değişime sahne oluyordu. Birinci Dünya Savaşının bitiminde ulusal
hareket şiddetli bir değişim geçirdi. Yeni liderler ortaya çıkmaya ve hareket
bölünmeye başlamıştı. 1918’in sonlarında SI hareketin öncülerinden olarak
sendikalarla birleşmişti.
Ulusal hareketin restorasyonunun asıl
mimarı Tjipto Mangoenkoesoemo’ydu. Önde gelen ulusal örgütlerden olan Insulinde
Partisinin bir üyesi olarak Volksraad’a (Hollandalıların açtığı meclis)
girmişti. Bu tarihi önemdeki olay Hacı Misbah’ın da devrimci bir vaiz olarak
ortaya çıkışına denk düşer. Bir milliyetçi olarak Tjipto ve bir devrimci vaiz
olarak Misbah’ın birleşmeleri ulusal hareketin Surakarta’da devrimci politik
bir güç haline gelmesini sağlayacaktı.
Kılıçsız İslam
“Gönül bir gemidir sen
dümenisin
Yelken
açmak ister bu dervişlerin”
Âşık
Virani
Söyleten
Allah, söyleyen Peygamber, söylenen Kur’an’dır ve söylemenin kıyam ile kılıçtan
ari bir anlamı yoktur.
İslamî
kesimlerin hâlâ bu hakikati tartışmaya açıyor olmaları anlaşılır bir durum
değildir. Söz konusu hakikat ancak kıyam ile mümkündür ve tanımlıdır. Allah’ın,
Peygamber’in ve Kur’an’ın “insan” donunda kavranması hatalıdır, esas
tartışılması gereken burasıdır.
Bugün
insan nedir? Aydınlanma ve modernizmin icat ettiği bir sahte tanrıdır.
Yahudilerin çok sayıda tanrısı vardır ve Yehova bunun en yücesidir. Yehova’nın
isminin değiştirilip “insan” yapılması ve hiyerarşik olarak Allah’ın onun altına
yerleştirilmesi, Yahudileşme temayülüdür.
“Evrenin
sırrı matematiktir” deyip ebced ilmine dalmak ve İslam’ı oraya bükmek, yontmak
ciddi bir hatadır. Matematik nihayetinde sayılan ve çitlenen koyunlardır.
Matematik ve geometrinin merkezde durduğu masonizm ise enisonu taş ustalığıdır.
İslam’ın buraya bükülmesi, saray duvarlarının sağlamlaştırılması ve beşerin
koyun misali bu saraylara bağlanmasını ifade eder.
Yahudilik
ile Hristiyanlık arasındaki kavga biraz da Antik Mısır ile Antik Elen’in
kavgasıdır. Küçük adaların, küçük kabilelerin federasyonu felsefî tartışmaları
da belirler Elen’de. Benzer bir durum Nil Nehri’nin böldüğü toprakların
bütünlüğü ve piramitlerin gölgesinin sakin kalması meselesi için de geçerlidir.
Bütün antika tartışmalar bu iki büyük dini de etkiler. Filistin Elen işgali ile
Hristiyanlığın rahmi hâline gelir. İslam ise Hristiyanlık ve Yahudilik
geriliminde bir devrim olarak doğar, var olur. Dindiği, diz çöktüğü,
sakinleştiği, yerleştiği anda bir kolunu Hristiyanlığa bir kolunu Yahudiliğe
kaptırır. Esasta din dışı ve din karşıtı bir hareket olarak doğan İslam, zamanla
sarayın resmî, formel ideolojisine dönüşür. Demek ki saraylar yıkılmadan İslam
var olamaz.
Hristiyanlık
“Yahudiliğin” Yahudilik de “Hristiyanlığın bir karikatürü” der İslam’a. Her
ikisi de paganizmle hesaplaşırken İslam üzerinden kavga ederler. Bu kavga içinde
kimi Müslümanlar Kur’an’ı bizatihi Hz. Muhammed’in yazdığına kani olur, kimileri
de Allah’ın antropomorfizmine.
İslam
üzerinden kavganın amacı, İslam’ı kendi hizalarına getirmek içindir. İslam bir
kabilenin ilahiliğine, beşerin kutsîliğine kılıç çalma pratiğidir. Yahudilerin
ve Hristiyanların asla affedemedikleri bu kılıçtır. Kılıcın kına sokulması için
birileri Araplığına, Farslığına ya da Türklüğüne ikna edilir birileri de insan
olarak zillullah olabileceğine.
Hristiyanlık
tarihi baba-oğul-kutsal ruh üçlüsünün hiyerarşisi ve neliği üzerinedir. Vaftiz
ve aşai rabbani ayini üzerinden çok sayıda ihtilafa ve yol ayrımına tanık
olunmuştur. Her iki ritüel de süreç içinde Farisîlerin tefelerini yırtıp atan,
servet masalarını tekmeleyen İsa bir kez daha çarmıhlansın diyedir.
Hiza
insandan yana çekiliyorsa, orada kasıt hizayı çekenin maddî çıkarlarıdır. Hz.
Ali’nin hizanın hakikatten yana çekilmesi ile ilgili vurgusu bu noktada
manidardır. Demek ki Ali ve Ehl-i Beyt tam da bu nedenle tasfiye edilmiştir.
Peygamber’in ocağını çökertenler, ordularını “peygamber ocağı” olarak vaftiz
etmenin yolunu bulmuşlardır.
Bazılarına
vahiyden önce bazılarına göre vahiyden sonra, Peygamber kayalıkların üzerine
çıkıp intihar etmek istemiştir. Birinci iddia sahipleri Muhammedciler ikinci
iddia sahipleri Allahçılardır. Ama her ikisi de kıyam ve din için belirli bir
başlangıç noktası belirlenmesi gayreti açısından ortaktır. Peygamber’i yardan
aşağı düşerken tuttuğu yar elidir kılıç.
Aradan
kılıç ve kıyam çekilince, Allahçılar dini Kur’an, Muhammedciler Hadis üzerinden
inşa etmişlerdir. İnşa pratiğinde kılıç ve kıyamın olmaması temel şarttır.
Peygamber sonrası Allah’ın varlığı ile Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olup olmadığına
dair tartışmalar kılıçsızlığın ve kıyamsızlığın ürünüdür ve nafiledir. Bugünkü
Müslüman’a kılıç ve kıyam tarihi değil, bu tartışmalar ve tartışmaların ürettiği
fıkıh, kelâm birikimi kalmıştır. Söz konusu birikim her daim pazarda karşılık
bulmuş, bu malın alıcısı da satıcısı da hiç eksik olmamıştır. Aklı, nakli ve
kalbi karşı karşıya getirenler kılıçsızlığın kurbanlarıdır. Akla güzelleme
yaparak İslam’ı belirli liberal güçlere hoş göstereceğini zannedenler bu kılıcın
keskinliğini unutmuş gibidir.
19’culuk
gibi teşebbüsler, salt meseleyi Allah’ın varlığını ispatlamaya indirgemiştir. Bu
ispat arayışı, Allah’ın anbean kendi mevcudiyetine dair deliller sunmasını
silmekle sonuçlanacaktır. Kıyamsız ve kılıçsız, Allah Kur’an’da, Kur’an da
Peygamber’de ölür.
Allah’ın
fani bir varlık olarak insana ve onun aklına ispatlanmaya ihtiyacı olmasa
gerektir. Bu türden bir ispat gayreti insanın Allah değil, Allah’ın insan önünde
diz çöktürülmesidir. Sırf insan için var olmaya indirgenen Allah kulluğun değil,
özgürlüğün tanrısıdır ve bu öz insanın kul değil köle hâlidir.
Allah’ın
ve Kur’an’ın tartışmaya açılması Muhammed’in olmaması, O’nun kılıcının ve
kıyamının yeryüzünden silinmesi ile ilgilidir. Yahudi’ye yaranmak için Allah’ı,
İsevîye yaranmak için Muhammed’i tartışmaya açmak Müslüman’a temel ayıracı,
kıyamı ve kılıcı, unutturmuştur. Bu unutmada, Yahudi-Hristiyan’a öykünerek belli
noktalarda muktedir olanların zihinleri kendi hesapları için silmelerinin de
payı büyüktür.
İslam
ordularının doğu kapısı Kûfe, batı kapısı Şam’dır. Doğuda mecazî olarak olan
aslında Yahudilik, batıda olan Hristiyanlıktır. Muaviye’nin Beyaz Saray’ı
Bizans’a göre şekillendirilmiştir. Belki de Hz. Hüseyin’i gizde Kûfe’ye çağırıp
satan da Yahudiliktir. Yahudilik ile Hristiyanlık arasındaki ezeli rekabet ve
kavga İslam içi kavgayı tetikleyen ana unsurdur. Kıyam ve kılıç nihayetinde
Kerbelâ kumuna gömülmüştür.
İslam,
Hristiyanlık ile Yahudilik arasında süren kadim kavganın ortasına konulmuş
kılıçtır. Savaş da barış da ondadır. İslam’ın uzandığı yerlerde Hristiyan ya da
zahirî de olsa Yahudilerin Müslümanlaşması tam da barışın tesisinin İslam ile
mümkün olabilmesi ile ilgilidir. Zevahiri kurtarmak adına, saf Müslüman olmak
için, “Hristiyan ve Yahudi olandan uzaklaşalım” diye merkeze kilitlenmekse,
savaştan kaçmaktır.
İnsan
ölünce vücuttaki kan kalbe toplanır. Demek ki arınma (tezkiye) adına İslam’ın
değdiği yerlerden uzaklaşmayı politika zanneden bir tür İslamcılıkta esasen
İslam ölüdür. Kanın toplandığı kalb, Mekke-Medine, Kur’an, Muhammed, Hadis ya da
saf sahabî pratiği olabilir. Kan işlemiştir ve elbette ki kirlidir. Kirli kandan
kurtulmak isteyenler, ellerini hiç kirletmek istemeyenlerdir.
Böylesi
bir ispat için Kur’an’ın araç olarak kullanılması daha da sorunludur. Böylelikle
Kur’an kitaplardan bir kitaba dönüşecek, giderek tefsir-meal Kur’an’ın yerine
ikame edilecek, “asıl Kur’an bu” denilecektir. Esas mesele, herkesin küçüklükten
itibaren Kur’an dersleri alıp O’nu kendi dili ve sentaksından okumasıdır belki
de. Tefsir-mealciler, Kemalist diktatöryanın ürettiği bir marjinal sektör olarak
iktisadî ve sosyolojik bir marazdır aslında. Dolayısıyla kendilerine fazla anlam
ve değer vehmetmemeleri gerekir.
19’culuk,
bilimcilik denilen hastalığın kabul edeceği bir Kur’an yazmaktadır. Allah’ın
gene insan denilen faninin bilimine kapatılması doğru değildir. Allah sadece
insana göre, insanca ve insan için var olan bir şey olmamalıdır. İnsan için
zorunluluklar, ihtiyaçlar ve tercihler vardır. Maddiyattaki sıra budur.
Dolayısıyla Allah’ın varlığı, Peygamber’in kulu ve elçisi oluşu, Kur’an’ın ilahi
kelam olma vasfı ancak maddî zorunluluklar düzeyinde anlaşılabilecek
gerçeklerdir. Amerika’ya göç edenin İslam’ı Amerikalılara uyumlu kılmak zorunda
kalması kaçınılmazdır. 19’culuk Amerikan vizesi, insancıllaşmış Kur’an ve
kılıçsız İslam’dır. Bilgisayarın görüp gösterdiğine tapmayı Müslümanlık saymamak
gerekir.
İnsan
denilen aslında Yahudi-Hristiyandır. Bu gelenekte İsa’yı silen tarikatlar Eski
Ahit’e, Tanrı’yı geri plana iten Yeni Ahit’e abanırlar.
Hz.
Muhammed Allah’a, vahye ve risalete ancak kıyam ile erişebilmiştir. Karanlık
perdelerin yırtıldığı an kıyam anıdır. İslam’da ise Allah, Muhammed, Kitap
teslis değil tevhidle anlamlıdır. Tevhidî mücadelenin kulu olan her Müslüman
için söz konusu üçlü içe ve dışa dönük devrimci bir kavgada tanımlıdır.
Kıyam
eden, samimi ve hakiki bir akıl ve yürekle hedefe kilitlenen her insanın
ulaşacağı gene Allah olacaktır. Bu insanın eylemli sözü, sözlü eylemi bir
“Kur’an”, devrimci kolektifi ise bir “Muhammed” illaki bulacaktır. Bundan
gayrısı namümkündür, Allahsızlıktır, Kitapsızlıktır, Nebisizliktir. Bunlarsız
akıl ve kalb samimi ve hakiki olamaz.
Tasavvuf
her türlü din dışı unsurun İslam’a ısındırılması pratiğidir aslında ama zamanla
İslam’ı ikame etmiştir. Hakikatin kılıcı kına sokulunca kula manevî planda ölüme
örgütlenmek düşmüştür. Bu zamanla İslam ve hakikat için asla ölmeyecek ve sadece
kendisi için yaşayacak insanların bahanesine dönüşmüştür.
Hristiyanlık
ile Yahudilik arasına konan kılıçtır İslam. Kılıçsız, İslam ya yoktur ya da
diğer iki dinin güç imkânlarına örgütlenmiş olarak var olabilmektedir.
Eli
baltasız, asasız, kılıçsız olana Allah görünmez, konuşmaz, yoktur. Yok olana
bağlanan, Allah’ın kudretini sömürmek için ya Muhammed ya da Kur’an’ı kullanır.
Sonuçta elde sadece bir harf ve bir rakam kalır. İbrahim baltasız, Musa asasız,
Muhammed kılıçsız, yoktur. “Biz ne Yahudiyiz ne İsevi, İbrahim dinindeyiz.”
diyen Kur’an’ın İslam’ında baltanın, asanın işlevi kılıçta mevcuttur.
Parçalamak, ayırmak ve kesmek tevhidî mücadele için şarttır. Dolayısıyla
Allah’la, Peygamber’le veya Kur’an’la bireyliği üzerinden belirli bir empati ve
ilişki kuranın yok ettiği bu tevhidî mücadeledir. Birey ve insan merkezinden
Allah ulaşılamaz, Peygamber izlenemez ve Kur’an (Alâk suresine atfen) okunamaz.
Ulaşmak,
izlemek ve okumak için mülkiyetin karşısında fakir olmak şarttır. Aradaki
perdelerin yırtılacağı kolektif huruc için dervişlik emri bil maruf’tur.
“Fukara” anlamında dervişlerde tahta da olsa bir kılıç vardır ve nefsle,
mülkiyetin kara perdesiyle mücadele esastır.
Allah’a
ulaşılamaz, O’nunla bir olunamaz. Ulaşmak ve olmak ancak sonsuzda mümkündür.
Tasavvufun sonsuzluğu ânda bulması iç cihadın imkânlılığını gösterir. Ama
sonsuzluk gene de Allah’a mahsustur.
“Efendim
efendim canım efendim
Ben
senin kulunam sen benim sultanım.”
Âşık
Virani
Teori ve Politika'nın İman Sorunu
Metin Kayaoğlu Teori ve Politika
dergisinin 59-60 numaralı sayısında yer alan Marksizmin Furkanı ve İslamın
Ayracı isimli yazısında (syf. 11), din meselesine ilişkin yön tayin ederken
ve buna dayalı teorik-politik bir eylemlilik gerçekleştirirken hangi ilkelere
yaslanacaklarını şu sözlerle dillendiriyor:
(Lenin’in konuya nasıl
yaklaştığına da atıfla) Meseleyi sadece
Tanrı’ya inanan işçiler bakımından materyalize etmeyecek ve
taktikselleştirmeyeceğiz, “Tanrı’ya inanç”ın ve dindarlığın kendisini,
taşıyıcısının özgüllüğünü bir an paranteze alarak, materyalize etmeye ve
taktikselleştirmeye çalışacağız.
Metin Kayaoğlu (bundan sonra M.K.)
burada “dinin kendisinden hiçbir şey öğrenmeyeceğiz” demiş oluyor bir anlamda.
Bir önceki sayfada yer alan, neyin marksist olduğunun, neyin olmadığının nasıl
belirleneceğine ilişkin kaygının kendisi aslında M.K.’nın, sözünü ettiği ayrımı
(modernizmin öncesi-sonrası ayrımı) düşüncesinin merkezine aldığına işaret
etmiyor mu?
“Haniflik” kavramsallaştırması
nasıl ki islamın devrimsel ayracını görmüyorsa “Hanif Marksizm” de marksizmin
modernizmin bağrında açtığı yaranın üstünden atlamayı tercih ediyor.
Buna göre, ilk insanın müslüman
olması gibi, ilk insan komünist oluyor. Şu durumda Muhammed’in ve Marks’ın
eylemleri berhava edilmiş oluyor. İslamı fıtrata indirgemekle marksizmi
“ezilenlerin şiddeti”ne indirgemek arasında fark bulunmuyor. “İslam fıtrat
dinidir” diyen kişi fıtrat diye bir şey varsa bile onun devrimcileşmesine engel
olmayı hedefliyor. Politikayı ezilenlerin şiddet eylemine denkleyen ise kendi
kendisini devrimcileşme sürecinden ari kılıyor; kuyruğuna taktıklarına ve
takacaklarına da aynı yolu hazırlıyor.
Marksist olanla olmayanı
ayrıştırmaya hasredilen teorik faaliyet de işte bu noktada boşa düşüp metafizik
bir kabulle neticelendiriliyor:
Peki bu haldeki “şey”in Marksizm olduğunu ve başka bir yerdeki “şey”le
ortak olarak Marksist nitelemesini hak ettiklerini nasıl anlayacağız? Bunun
ampirik bir kanıtlaması olamaz. Metafizik bir kabul niteliğindedir. (syf.
10)
Bu tür bir kabulün önsel olması
beklenmez mi? Halbuki burada sonsal. Bu, neyin Marksist olduğunu belirlemeyi
her isteyişimizde M.K.’ya danışmamız gerektiği anlamına geliyor. O da bize
“dindarlığın kendisini taktikselleştirecek” bir marksizmin kılavuzluğunu
yapacak gibi görünüyor. Halbuki “taktik” her şeyden evvel politik “özne”nin işi
oluyor. Yani “güç” işi. Aksi takdirde her zaman “karardan firara tebdil”i
anlatıyor.
“Marksizm büyümezse küçülür” (syf. 14) sözünün Yalçın Küçük’ün
siyasi düşüncesindeki karşılığı “Türkiye
büyümezse küçülür” idi. M.K.’nın Küçük’e bu sözü söyleten halet-i ruhiyeyi paylaştığı anlaşılıyor. Buna göre marksizm M.K.’nın
toprağıdır. Dünyanın merkezinin Nasreddin Hoca’nın eşeğini bağladığı yer olması
gibi marksizm de M.K.’nın durduğu yerden başlayarak büyüyecektir; öyle
görünüyor. Yalçın Küçük “büyük Türkiye” için PKK’yi Ortadoğu’da Türkiye adına
bir örtülü savaşa sokmayı hayal ediyordu. M.K. ise “büyük marksizm” için islamı
ayartmayı kurmaktadır.
Anlaşıldığı kadarıyla burada “büyüme”den
kasıt teorik bir büyümedir. Ve işte o teorik marksizm de M.K.’nın, dedik ya, öz
toprağıdır. Değil mi ki politika “ezilenin şiddet eylemi” idi; bunun
küçüğü-büyüğü en azından ilke düzeyinde olmayacağına göre, hele ki “konjonktür”
böyle bir “maddi” büyüklüğü ima bile etmediğine göre, ihlal edilecek sınırlar olsa olsa teorinin sınırlarıdır. Yoksa Teori ve Politika pratikte “durmaya”,
yani hareket etmemeye ayarlıdır.
M.K.’nın takıldığı bir de “Nesh”
kavramı var. Buradan yola çıkarak M.K. Kuran’ı -haşa- elinde oyuncak etmeyi
planlıyor. “Nesh” beğenmediği ayeti Kuran’dan atmak isteyenlerin aleti oluyor.
“Nesh” meselesini başlı başına
bir tartışma nesnesi haline getirmek gerekiyor. (M.K.’nın nesh etmekle
karşılaştırdığı bir teorik eylem olarak) somut durumun somut tahlilini yapmak
başka şey, hüküm koyup hüküm kaldırmak başka şey. Lenin “Bütün iktidar
sovyetlere!” derken marksizmin bir ayetini nesh etmiyor; marksizmi hükümler
silsilesi haline sokanların ideolojik dünyasının karşısına somut devrimci
pratiği çıkarıyor.
İslam içinde de bu nesh kavramına
itiraz edenler mevcut (İhsan Eliaçık bunlardan biri, M.K. da onun itirazını
anıyor). Bunlar, örneğin, nesh edilmiş gibi görünen ayetlerin her çağda ve
toplumda muhatap bulacaklarını iddia ediyorlar. Gayri ciddi bir örnek olarak
görülebilir belki ama, içki, bu anlayış çerçevesinde “ehline helal, naehle
haram” oluyor.
Tekraren; Kuran’da nesh diye bir
kurumun varlığını reddetmek gerekiyor.
Muhammed ayrıştırılması gereken bir kaynaktır. Bizzat Muhammed zaten
ayrışmaktaydı. Muhammed, içinde bulunduğu konjonktüre göre hareket ediyor;
bazen sağa bazen sola büktüğü çubukla hareketine somut ortamda yol ve yordam
arıyordu. Dolayısıyla, Muhammed’in bütün pratiğinin onun (Kıvılcımlı’nın
ifadesiyle) “gönlünden geçen” pratik yordam olmadığını varsayabiliriz. Bu,
Muhammed’in toplam eserinin (ortaya koyduğu pratiğin ve ayetlerin)
ayrımlaştırılabileceğini teorik olarak göstermeye yetmektedir.(syf. 55)
Kuran ayetlerini ve Muhammed’in
pratiğini birbirinden keyfe göre yalıtılarak marksizan düzlemde yol alınacaksa M.K.’nın
yazısında olduğu gibi Küçükaydın’a yahut Altınoğlu’na neden itiraz ediliyor? Altınoğlu
da M.K.’nın doğru tespitiyle diyalektik yöntemi bir kenara koyup Kuran’ı
zahiren-düzünden okuyarak ayetleri çağ dışı diye nitelemiyor muydu? Küçükaydın
Muhammed’in ahlaki edimini yüceltip bu edime Kuran’ın verdiği politik
doğrultunun üzerinden atlamıyor muydu? Pratik ile teorinin ancak idealar
düzleminde örtüştürülebileceğini M.K. ima etmiyor muydu? Bu ontolojik açı neden
birdenbire Muhammed’in özel olarak konusunu oluşturması gereken bir sorun gibi
algılanmaya başlanıyor?
İslamın ve Muhammed’in
ayrıştırılması fikrini ve teorik-(politik) pratiğini Fethullah Gülen de
paylaşıyor. Buna göre İslam altı bin beş yüz küsur ayete (kimi durumlarda ise
imanın ve islamın şartları faslında on bire), Allah ise isimleri üzerinden
doksan dokuza bölünüyor. Bu bölme işlemi bir “Allah ve İslam mağazası”nın
müşterilerine seçenekler sunmayı ve onların “nefs”lerini -haşa- Allah ve İslam
üzerinde egemen kılmayı anlatıyor. M.K.’nın yaptığı da aynen budur; kendi
nefsini âleme dayatıyor. Fethullah Gülen’den tek farkı Gülen’in kendi nefsini
ve takipçilerinin “nefs”lerini devletinkinden bağımsız düşünmemesi ve
“mağazadan yapılacak seçim” konusunda görünüşte daha gevşek bir tutum
sergilemesidir. Bu fark ihmal edilebilir niteliktedir, zira Fethullah Gülen’i
böyle davranmaya iten elinde bulundurduğu güç ve yine bu gücün sınırlarıdır. Bu
sınırlar (ancak sadece onlar değil, aynı zamanda Gülen’in misyonu gereği
vazettiği “hoşgörü” ideolojisi) onu böyle söyletmektedir. M.K.’nın böyle bir
gücü yoktur; yani ikisinin arasındaki fark büyük oranda pratiktir.
Marks “Demokritos ile Epikuros’un
………”da kurulu düzene ödün vermiş düşünürlerin ödünlerinin kendi ilkelerinin
yetersizliğinden ya da yetersiz kavranışından neşet ettiğini söylüyor ve
ekliyor: “Öyleyse bir filozof eğer
gerçekten ödünler vermişse öğrencileri onun özsel iç bilincinden yola çıkarak,
kendisi için sahip bulunduğu dışrak bir bilinç biçimini açıklamak
zorundadırlar.”
Gerçek Muhammed ve resmi (ödüncü)
Muhammed arasında M.K.’nın yaptığı ayrım M.K.’nın Muhammed’in ilkelerini
yetersiz kavrayışındandır. O, kurgusunda ısrar ettiği müddetçe, evvela Muhammed’in
“kendisi için sahip bulunduğu dışrak bilinci”ni açıklamak zorundadır. Hem de
onun içsel bilincinden yola çıkarak.
İslamın hem politik devrimini hem
de tarihsel devrimini (şayet böyle bir ayrım geçerliyse) bir kitabın içinden ve
üzerinden tartışmak olmaz. Nerede kaldı politikanın (devrimci politikanın)
ezilenlerin şiddeti olarak ifadesini bulan bir eylem biçimi olduğu? Nerede
kaldı tarihsel materyalizm? Tarihsel devrimi (o henüz ortada yokken) bir kitap
mı belirliyor? Bir kitap mı tek başına hem tarihsel devrimin haritasını serimliyor
hem de onun (tarihsel devrimin) ideolojisini anlatıyor? Gerçekliğin tarihe
atfedilmesine, tarihsel şartların belirleyiciliğine ne oldu? Buradaki çelişki
salt “23 yılda nuzül”le mi açıklanacak? Tarihle kastedilen “23 yıl” mı?
Muhammed’in ve İslamın “içine
girmek” iddiası ile yola çıkılıyor ve daha ilk durakta Muhammed ikiye bölünüp
tarihsel olan Muhammed otobüsten atılıyor. O halde “İslamla liberal bir yolda
ilişkilenenler”le nasıl ayrışılıyor?
İslamı devrimcileştirmek istemek
“Devrimci Marksizm” diye dergi çıkaranların kafasını yansıtıyor. Bu kafa ona
(islama) içrek devrimciliği görmüyor. Devrimin kirinden pasından imtina
edildiği için tarihsel-politik ayrımı kuruluyor. Böylece “kirli” görülen her
şey tarihe havale ediliyor. Lenin’le devrimcilikte paralellik kuruluyor da
“kirlilik”te kurulmuyor.
M.K. yol diye, kendi ifadesiyle “hakim
İslam kültürü”nün tuttuğu yolu benimsiyor ve öğütlüyor. Bu kültürün
savunucularının yaptığını tersten yapıyor. Tabii bu arada onca “irrasyonalite”
edebiyatı da uçup gitmiş oluyor. M.K. birdenbire rasyonelleşiyor! Bu durumda
hiç akla getirilmeyen “iman”ın varlığını hatırlatmak gerekiyor. “İman”ın
kendisi bu seçmeci kafayla doğrudan çelişiyor. İşte bu yüzden imandan söz
edilmiyor da “kutsallıklar”dan sözediliyor. Zira “kutsallık” M.K.’nın hakim
İslam kültürü dediği yapının imana karşı silahı oluyor. “Kutsal” imanı
baskılamayı anlatıyor. Kutsala yapışmak “hakim İslam kültürü” ile yoldaşlaşmak
demek oluyor. Mevcut politik kültürde “kutsal” M.K.’nın beğenmediği TKP’nin
ağzına yakışıyor. Zira TKP de M.K. da bir devrimin sonrasından konuşuyorlar:
M.K. yazısı bağlamında İslam devriminin, TKP Ekim devriminin. Kutsallaştırma
buradan; tarihsel olanı politikanın başat konusu yapma, ya da tersten; politik
olanı tarihin gölünde boğma niyetinden, türüyor. Devrimcinin imanı kutsal
olanla etkisizleştiriliyor. Ancak imanın da kutsalın akıbetine uğrayarak bir
iman nesnesi haline gelip kutsallaşması ve aynı oranda içeriksizleşmesi
olasılığının varlığını da elbette kabul etmek gerekiyor.
Yazıda Kıvılcımlı’ya atıfla Enfal
Suresi tarihsel-politik ayrımının dayanağı haline getirilmek isteniyor.
Enfal Suresi Bedir savaşını konu
ediyor. Savaş, hele ki Bedir gibi tarihsel bir kırılmaya işaret eden bir savaş,
içinde oluştuğu hukukun oluşturucusu, dönüştürücüsü oluyor. Savaş kendi
hukukunu tayin ediyor. Devrimcilikten komüncülüğü anlayanlar bunu anlamıyor.
Sadece onlar değil, İslamcılıktan
cemaatçiliği anlayanlar da anlamıyor. Onlar da Bedir savaşıyla beraber “canını
hakikate şahit kılanlar”dan oluşan İslam toplumu ortadan kalktı diye
düşünüyorlar. Buna göre fetihçi islamın başlangıç momenti -Bedir savaşı-,
canını hakikate şahit kılmayı; yani kendini hakikate feda etmeyi bir gereklilik
olmaktan çıkarıyor. Komüncü kafa da aynını düşünüyor. Mekkelilerde Mekke’yi
terke zorlanan ilk “fukara” müslümanların, zulme, gadre uğramışların -bu
anlamda hem sınıfsal hem politik- kinini görmüyor da onları ganimete akın eden
karınca sürüsü sanıyor.
Meseleyi daha hukuki bir yerden
ele alansa (Bkz. Mustafa İslamoğlu) ganimet yerine “tazminat” (Mekke’de kalan
malların tazmini) demekle iş halloldu diye bakıyor.
Ayrıca surenin 1. ve 41. ayetleri
dilsel planda da çelişik değil. 1. ayette الانفال (el enfal: fazladan
bahşedilen, bağışlanan. Mustafa İslamoğlu’nun verdiği bilgiye göre farzın
dışında kılınan namazı anlatan “nafile namazı”ndaki nafile de aynı kökten geliyor. Bkz.
Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı: Kuran-ı Kerim Meal ve Tefsiri syf. 307)
41. ayette غنمتم (sizin ganimetiniz) sözcükleri geçiyor. İlk ayette “enfal” ya
da “savaşın kazandırdıkları” Allah’a ve elçisine kayıtlanıyor. Ancak 41. ayette
reel bir bölüşüm gerçekleşiyor ve beşte bir oranında ganimet Muhammed’e
yazılıyor. Burada meseleyi, örnek olsun, Fidel Castro’nun şahsi servetinden
sözeden karşı devrimci batılıların kafasıyla anlamayı reddetmek gerekiyor. İlk
ayet ilkesel bir kaydı teşkil ederken 41. ayet pratik bir adım atarak devrimi
finanse ediyor. Ne Castro’nun ne Lenin’in ve elbette ne de Muhammed’in servet
sahibi olmaları kategorik olarak mümkün oluyor.
Yalçın Küçük kemalistlere nazire
olarak “Sevdiğimin dini var, imanı yok” türküsünü hatırlatıyordu. M.K.’nın dini
de türküdeki gibi imandan münezzeh görünüyor. İman kendi iradesini merkeze
koymanın, yahut kendini rüzgar önüne yaprak diye katmanın reddini anlatıyor. Bu
red gerçeğin değil ama hakikatin öğrencisi olmayı koşulluyor. Şu halde islama, islamcılara
akıldanelik etmeyi bırakıp onlarla yoldaşlaşacağımız kavşakları gözleyerek, hakikat ve devrim tâlibanı olmak
gerekiyor.
M.
Ocakçı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





